NAZMİYE YENGEM

On’lu yaşlarımızın vazgeçilmez konağıydı. Neden böyleydi? Acaba geniş bahçesinin olması mı yoksa yaştaş dayım’ın çocukları mı veya her şeye rağmen tebessümü yüzünden eksik olmayan yengem mi? Dayım’ın, daha doğrusu yengem’in evinde geçerdi zamanlarımız. Komşu bahçesinin eriklerini yolmak mutat sporlarımız arasındaydı. Yalnız, yaşça ve kalıpça bizden büyük komşu kızı korkulu rüyamızdı. Hiç yakalanmadık. Yoksa komşu kızı; bizi iki çeker bir yırtardı.

Yufka ekmeğin üstüne dökülen pilavlar veya yufkadan sokum yapılarak yenilen patlıcan yemekleri. Hiç bir zaman tebessümü yüzünden eksik olmayan yengem’in, engin şefkatinin eşliğinde yenirdi. Komşu bahçesine yapılan sportif faliyetlere ara verdiğimizde, ev’in geniş salonuna oturur yeşilçam’ın nadide sanatçılarından perdeye yansıyan Urfa veya Adana acısı kıvamında ki filmlerini izlerdik. Her sahnesine çevremdeki insanların göz yaşlarıyla eşlik ettiği yeşilçam sinemaları. Şaşırırdım! Neden ağlıyorlar ki şimdi bunlar. Algı açık, yaş küçüktü. Dayım’ın kızları, yengem hep birden göz yaşı döküyorlardı “Al yazmalım selvi boylum” sinemasına. Biraz şaşkın biraz utanmış bir halde; herkes ağlarken ben neden ağlamıyorum utangaçlığıyla çevremi göz ucuyla kolaçan ederdim. Bazan, ağladıklarından onlar da utanır bir halde zorla tebessüm etmeye çalışırlar, zorla bir tebessümden sonra arkası kesilmeyen hıçkırığın baskısıyla biraz daha kuvvetlenirdi ağlamaları. Kadın, kız kısmı duygasıldı nihayetinde. Ağlamaları yakın olurdu. Güçsüzdüler de! Yengem kronik hastaydı, yaşadığı hayatın kendine sunduğu acılara göz yaşı dökerken; çocukları da analarından zihinlerine işleyen yaşanmış veya yaşanacak acı dolu hayatlarına ağlıyorlardı belkide. Her sahnesinde kendilerini görüyorlardı aslında. Kendi acılarını yaşayan bir başka kadın veya hayatı görünce hıçkırıklara gark oluyorlardı. İnsan önce kendine ağlıyordu. Çevresindeki leri de kendi gibi görmesi bu yüzden. Kendinden dışarı da çıkamıyor. Bir ben vardır benden içeri diyerek ancak bir çözüm yolu bulmaya çalışıyor. Tüm sonsuzluğu kendine sığdırıyor. Sonsuzluğun sonunda ulaşılan son nokta; sevgi, merhamet, şefkat, iyilik olarak kalıyor. Yengem, bunların hepsini barındıran bir sonsuzluktu. İyiler bu dünya’dan erken ayrılıyordu. Evliliğimin ilk senesinde ruhunun ufkuna yürümüştü. Bir gün öncesinde görüşmüştük. Yüzünden eksik olmayan tebessümüyle, elimde evime götürdüğüm pazar çantasını bir anne şefkatiyle açıp bakarak ne aldığımı gözden geçirmişti. Sonra yanağımı sıkıp sırtımı svazlayarak bir kaç yüz metre ötede ki evime doğru uğurlamıştı. Ertesi sabah biz, onu sonsuzluğa uğurlayacağımızdan habersizdik.

Şimdi; olur olmaz her sahneye ben de ağlıyorum…

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın