Öz eleştiri

Herkesin ağzında bir sakız vardı.Bunca yapılan zulme rağmen; bi öz eleştiri yapın diye! Arkadaş devlet denen mekanizma boğazımıza sarılmış; siz öz eleştiri diyorsunuz. Kesinlikle bu durumdaki bir canlıdan istenecek talep

değildi. Biz soluğumuz kesildi diyorduk, onlar hala öz eleştiri diyorlardı. Ergenekon adı altında ülkenin paşalarını içeri attığımızdan, Muhtereme Türkan saylana yapılandan, Ali tatarın intiharından kendimizi sigaya çekmemiz isteniyordu. Suçluyduk onların nazarlarında. rte’nin halk nezdinde kabul görmesinin de en büyük müsebibi de bizdik. Zaten sağ, dindar cephe bize düşmanlaştırılmış, diğer sol-kemalist yapı da vicdanlarını böyle rahatlatıyorlardı. İlla ki bir özeleştiri bekliyorlardı. Yaptıklarımız itiraf niteliğinde olsun ki; iç dünyalarında bize karşı kinleri kabarsın ve bize bir damla merhamet etmesinlerdi. Biz onların beklediği itiraflarda bulunmadık, bulunsaydık ta bekledekleri gibi olmazdı. Ergenekon sapına kadar gerçek bir yapıdır. Uluslararası güçlerin ülke içindeki taşeronlarıdır. Aklınıza gelebilecek cinayet, ekonomik kriz, kürt meselesi, toplumsal olaylar ve daha niceleri onların tezgahında hazırlanmaktadır. İstedikleri zaman şartları hazır hale getirerek darbe yaparlar, istedikleri zaman tankları yürütürler, ekonomik kırizleri tetiklerler, halkı sokağa döker, birbirlerini kırdırırlar. Çok güçlüler ve güçleri kendilerine münhasır değildir. Hükümet indirip, devirmek onlar için sıradan bir iştir… Bizim itirafımız bu olurdu ancak. Onları yine mutlu edemezdik malesef.

Fakat, asıl olan bizim kendi öz eleştirimiz olmalıydı. Ne olmuştu bize? Ne olmuştuki de, biz böylesine hunharca saldırılara maruz kalıyorduk? Ne değişmişti bizde? Bizde eskiyen, yenileyemediğimiz ne idi? Yıkılası abilik daha da farklı bir halmi almıştı? Tahta kulubecik unutulmuş, plaza gibi yerler başımızımı döndürmüştü? Boğaziçi, odtü, bilkent bitirilip; nereye gidiyoruz demeyenlerden sonra; açıköğretim bitirip; bize nerde müdürlük verilecek diyen bir güruhmu peyda olmuştu? Akşamdan, sabaha yedirecek bir şeyi olmayan ev ve yurtlardan sonra; maaş, sigorta, tazminat gibi kavramlarmı yerini almıştı? Talebe diye yanıp tutuşan bir neslin yerine, esnafın sadece parasıyla ilgilenen yeni bir nesilmi gelmişti? Her haliyle tevazu ve mahfiyet kokan insanlar; yerlerini ekabir taifelerinemi bırakmıştı? Kardeşliklerin yerini müdürlük, genel müdürlüklermi almıştı? Bize ne olmuştu?

Yaklaşık nerdeyse bunların tamamı olmuştu? Kızacaksınız bana biliyorum! Hadi ordan sen de diyeceksiniz. Haklısınız da ama; malesef bunların hepsini yaşadık. Her bir kişinin öneminin olduğu bir topluluk iken, buğday öğütür gibi insan öğütmeye başladık. Çok olmanın vermiş olduğu bolluğun rahatlığını yaşadık. Kimse yokmu dendiği günlerde, karşıdan bile kimse yok sesinin gelmediği günlere inat. Her yeni jenerasyon bir öncekini aratırcasına geldi. Öncekilerde alınan yüksek marjlı başarıların sefasında idi! Çok değişmiştik çok. İnsana yatırım yapmaktan çok betona yatırım yapıyorduk. Samimiyetten çok kemiyete bakıyor, sorgulanmadan katıksız itaat bekliyorduk. Adını da itaat et kurtul koyuyorduk. Parası olan hizmet birimi özgürlüğünü ilan edip boynuna ip taktırmıyor. İmkan noktasında sıkıntılı olanın sırtına biniyorduk. Kolej, bölge, dersane arasında ki bağlar zayıflayabildiği kadar zayıflıyor; bol talebe sefasını sürerken keyfiyetsizlikler baş göstermeye başlıyordu! Bir talebe bulamaz iken binlercesi kapımızda eman bekliyor hale gelmişti! Halbuki bir talebe için geceleri okul kapılarında dua edilen günleri ne de çabuk unutmuştuk. Hafızai beşer işte; çabuk unutu veriyor eski günlerini. Biz büyümüştük ve eski günler çok küçülmüştü. Ne tahta kulubeler hatırlanıyordu ne de akşamdan, sabaha yedirilecek bir şeyin olmadığı günler. Açlıklarını bastıranların yerlerini, kiloları belli olmasın diye göbeklerini içine çekenler almıştı! Ne olacağını, geleceğini düşünmeyenlerin yerlerini; tayin, maaş, terfi derdi olanlar almıştı. Birilerinin adamı olacaktın; yada arada kalacaktın dönemi gelip çatmıştı. Canından vazgeçenlerin yerlerini, canının istediğini yapanlar almıştı. Şirketleşip profosyonelleştiğimizden dem vururken; azami derecede fedakarlık istemekten dur olmuyorduk. Şiketten adam atar gibi hizmetten adam atmaktan hiç kaçınmıyorduk. İşimize yaramıyorsa işine baksın diyorduk. Çok kalabalıktık, çok fazlaydık. Bir eksik olsa ne yazardı ki? Dev gibiydik, devletleşmiştik! Bütün acemiliklerimize verilen bu lutufları profosyenel tavırlarla pekiştireceğimizi zannettik. Marifeti kendimizden bildiğimiz günlerin gücünü yaşadık.

Kötü insanlar değildik! Kimseye de bilerek kötülük yapmadık. Yukarıda sayılan kötü hasletler de, ortalama ben iyiyim diyen bir insanda bile bulunmayacak özelliklerdir. Fakat; sorumluluğunu yüklendiğimizi idda ettiğimiz davanın hassasiyeti bu tür davranışları kaldıracak türden değildi! Biz ya rafa kaldırıldık, yada tekrardan ayağa kalkmak için yeniden eğitime alındık! Durum belirsizliğini muhafaza ediyor. Zamanın bize getireceği tefsiri bekliyoruz.

Görelim mevla neyler, neylerse güzel eyler…

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın