İkinci sene

Bismillah;

Ayrılık çalmıştı yine kapımızı. Ayrılacaktım. İkinci ülke de olmamıştı. Herkes çıkıyordu zaten. Irak ta bizim için yeni vatan olabilme ihtimalini kaybetmişti. Halbuki Çad’ı bile vatan olarak kabul edebilecekken. Irak’tan da çıkyordum. Rota: İran. Bounes aires diye çıkıp; Amsterdamda inecektim. Neler öğretmişti yeni hayatımız bize. Eski hemşehrilerim ( yerköylüler) vuku bulma ihtimali binde bir olan bir olayın, vuku bulması karşısında; hayret ifade sadedinde “bat dünya bat” derlerdi. Fakat; dünya bütün bu söylenenlere aldırmaksızın yörüngesinde aynı hızla devam ediyordu. İran’da yer hizmeti veren havayolu şirketi çalışanlarını ikna edip uçağa binebilmeye muvaffak olduktan sonra; uçağa binildi mesajları atılıp, operasyonun istenilen hedefe doğru ilerlediği iletiliyordu, ilgili mercilere. Uçağımız sabah saatlerinde Amsterdam havalimanına iniş yaptığında; beraber seyahet ettiğim insanların önünde; daha önceden öğrendiğim” I want to refuge” kelimesini söylemeye utanıyor, uçak ile havalimanı terminali arasındaki köprü bitiminde bizileri kontrol edip bounesaires’e gidecekmisiniz diye üç defa sorup, eminmisiniz diye son tekrarında; yine evet diyerek; ordan kurtulup, sabahı eda edip, iltica etmeyi düşünürken, yanında ki diğer polis arkadaşına, beni kast ederek; arkadaşa gideceği kapıya kadar eşlik et dediğinde; görevliye eziyet edeceğim şimdi diye; daha önceden öğrendiğim ingilizce kelimeyi kenarda ve sessizce söylemek zorunda kalıyordum” I want to refuge”. Polis bana dönüyor ve “Gülen” diyordu kimlerden olduğumu anlamak istediğini belirterek. Ben de aynı sesizlik içerisinde; yes diyordum. Az, çok anladığım kadarıyla biraz beklemem gerektiğini, yolcuların tamamını indirdikten sonra benimle ilgileneceğini söylüyordu. Bütün yolcuların kontrolünü yapıp; benden başka iltica eden olmayan bir halde, polis arkadaşların peşine takılıyor; onlar önde, ben arkada, gayri ihtiyari gözlerimden akan yaşlara hakim olamayarak; schipol havalimanını ıslatarak yürüyordum. Tarih: 22 kasım 2017.

Ne olduğunu anlamadan misafir edilmek üzere dokuz günlüğüne bir mapus damına götürülüyorduk. Sınır kanunlarına muhalefet. Dokuz günün sonunda savunmalarımız, amacımız dinlenip, beni, ülkelerine ayakbasabilir kabul görüp, Hollandaya kabul ediyorlardı. Tarih: 1 Aralık 2017.

Bu günü kendimce anlamlandırmak istedim. Bu güne kadar yaşadığım hayatımı değiştiren bu gün anılmayı hak ediyordu benim nezdimde. Hollandaya ilk ayak bastığım gün! Pablo escobar meclis seçimlerini kazanıpta meclis kapısından tam girecekken; kapı görevlisi tarafından uyarılarak; efendim meclise kravatsız giremezsiniz dediğinde; görevliye bakıp kravatında çok güzelmiş derken, bir kaç yüzlük amerikan dolarını görevliyi ikna etmesi için eline tutuşturduğunda, kravatı kendi boynuna takıyor; ve şunu söylüyordu. İşte bu kravat ta tarihe geçecek evlat. Sen de çok salladın diye sesler geliyor ordan ama; bu da bana ait bir tarih; ve Heerhugowaard kampı da benim şahsi tarihime giriyordu. Nerdeeen, nereyeee.

Resimlerdeki Fransız ekmeklerini merak ediyorsanız; onu da seneye anlatayım inşallah…

1.12.2019

NL

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın