Kim, kim ki?

KİM, KİM Kİ ???

Yanımda beraber seyehat ettiğim can yoldaşıma;

-her dönemde insan’ın istismar edilip, bir şekilde aldatıldığı vaki dir, fakat; herhalde bu dönemde ki kadar hiç olmamıştır, deyiverdim. Bana dönüp gözlerim’in içine bakarak, niye söyledin ki şimdi sen bunu diye sordu, gözleriyle?

Ben, devam ettim yine de. Televizyon, gazete derken bir de insan üzerinde en etkili, ve her an kolayca ulaşılan yayın aracı ortaya peydah oldu ki; sorma gitsin dedim. Tebessüm etti. Yine kafamda fırtınalar estiğini anlarmışçasına.

Her türlü kandırıyorlar insanları. Bir yolunu, bir pundunu bulup kandırıyorlar. Ekranlarda boy gösteren insanların nerdeyse tamamına yakını doğruyu söylemiyor. Kimin, kim olduğunu; söylediği sözleri niye söylediğini, kendisi’nin inanıp inanmadığını asla bilemiyorsun. Herhangi bir hesptan atılan bir tweet’in maksat ve gayesini asla bilemiyorsun. Kendinden yana zannettiğin bir facebook hesabının aslında; boynuna dolandırılmış urganın boğazını sıkması için, ayağının altında ki sehbaya tekmeyi vuracak kişi olduğunu tahmin bile edemiyorsun. Kimin, kim olduğunu ve kiminle olduğunu, kime çalıştığını, amacının ne olduğunu asla bilemiyorsun. Yalanlarla kirletilmiş bir hayatı yaşatıyorlar insanlara.

Yalan söylemenin marifet sayıldığı benim eski ülkemde, yalancıların en son ulaşacağı zirve olarak ta; siyaset mecrası hedefe konulur. En çok ta burda ki ekrana çıkartılan ve de gözümüze sokulanlar. Hepsi bir satranç tahtasının cilalanmış oyun taşları gibi. Kimine piyonluk vazifesi veriyorlar, kimine fil, kale; kimine de şah, vezir. Fakat oyun bittipte tahta ortadan kaldırılınca, hepsini aynı torbaya dolduruyorlar. Devri’nin hükümranlarını, piyonlarla beraber. Sanki onlar hiç bir zaman şah, vezir olmamışçasına. Cilaları sönüp, renkleri bozarınca da; belediye hizmeti olan çöp servisinin çöp bidonlarına. Kayboluyorlar; kavun, karpuz kabuklarının arasında. Bir oyunun farklı kulvarlarında kendini bir şekilde esas oğlan sanan karekterlerin yokluğa sürüklenişlerini görüyorsun. Kendileriyle beraber yokluğa sürükledikleri halklarıyla.

Ülkem’in; en sağda görünen ile en solda ki , en milliyetçi geçinen ile en kürtçüsü ; en dinidar ile en dinsizi arasında ki fark; tek yumurta ikizleri arasında bulabileceğiniz kadardır. Ama biz onları, sanki bir birleriyle hiç bir kan bağı bulunmayan iki ayrı yabancılar zannederek uyutuluruz. Hiç birinin kim olduğunu asla öğrenemeyiz. Arka odalarda sarmaş, dolaş hallerine tanık olmadığımızdan. Söyleye bildikleri; söylemesine müsade edildiği kadardır. Kendinden bir şey söyleme şansları da nerdeyse yoktur! Yoksa dillerini kopartırlar.

Kafamda ki dumanı dağıtmaya çalışıyordum, yanımda ki can yoldaşımın, yine serin rüzgarlar esiyor bakışları arasında.

Soğuk üşütür, sıcak terletir, korkulardan kaçılır, iyi görünene yaklaşılır, basit denklem içinde hayat süren insan’ın psikolojisini bilen; DNA’sını RNA’sına katıp, bir zombi üretmekte hiç zorlanmıyor. Düzenekte ki telleri maviyi, kırmızıya; sarıyı, kahverengiye bağladığında ortaya çıkabilecek bomba etkisinin büyüklüğünü de siz hesap edin. Genetiğinde olan ve de ortaya çıkartılmasında dünyayı yerinden oynatacak özelliklerinizi bir kaç küçük dokunuşlarla halledip, insanı canavar haline getiriyorlar. Bunların hepsini gözümüzün önünde ve de gözümüze sokarak yapıyorlar. Bütün tamamlayıcı unsurlar gözümüz vasıtasıyla ulaştığımız ekranlardan bizlere sunuluyor. Ve biz de sulu, selli yiyoruz. Herkese afiyet olsun…

9.7.2020

NL

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın