Ramazan’ın mutlaka maneviyatı var. Atmosferi kesinlikle farklı. Ama; benim bahse konu edeceğim baba evinde geçirdiğim, hatırladıkça başka hiç bir ramazan’ın gününü hatırlamadığım ramazanlar. Salataların marulla yapılıp, anam’ın iktisatla döktüğü zeytinyağını babam’ın alıp ta boca ettiği salatalar. Pide ile banak yapılıp yenmesi ne kadar tatlı olurdu. Hele bir de çorba tarhana(yoğurtlu olana deriz) ise daha başlamadan doymaya yaklaşırdı insan. Pide’nin yumurtalı olması susamının da üstüne ekilmesi gerekirdi. Eskiler mi tatlıydı yoksa düşüncelerimde mi tatlandırıyorum bilmiyorum ama; şimdi bana çok tatlı geliyorlar. İftar öncesi açlıktan mahsunlaşan çehreler trt’de yayınlanan, başka hiç bir yerde hiç bir zaman duyamayacağınız müziğin tınıları bir kat daha mahsunlaştırırdı. Ekrana çıkan konukların anlattığı şeyler zihnimizin içinde hiç bir yere dokunmadan boşlukta yankılandıktan sonra kaybolup giderlerdi. Anlamadığımızdan mı yoksa açlıktan mı bilemezdim. Fakat; dinlerken hep bi mahsunluk çökerdi üstüme. -Hadi oğlum sufrayı kurun sözüyle irkilene kadar da dinlerdik trt sohbetini. Açlık bazı duyu organlarımızı köreltse de kulaklarımızın algı kabiliyetini artırıyordu. Ney ritmiyle birbirine karışan ensturumanlar sanki evin içinde canlı olarak çalınıyor gibi gelirlerdi. Anam, mutfaktan muharebe’den çıkmış gibi ama; hâlâ dinç bir şekilde, bizim de küçük yardımlarımızla kurulmuş yer sufrasına
-hadin yavrum hadin diyerek sufraya çağırırdı. Yemekler yerde yenirdi o zamanlar. Yemek masası kavramı bizim oralara gelmemişti daha. Soframız, etrafında yuvarlak oluşturarak oturduğumuz sinimizdi. Yemekler tek bir kap’tan yenirdi. Porselen tabaklara bölünmezdi. Daha icat olmamıştı ayrı tabaklardan yemek yemek. Aynı zehene kaşıklar girer çıkardı. Sürahinin yanında bir bardak bulunurdu. Herkes aynı bardaktan su içerdi. Daha çok bardaklı günler de gelmemişti. Hani derler ya; biz o zamanlar çok mutluyduk diye, evet biz o zamanlar gerçekten çok mutluymuşuz…
Yorum bırakın