Ne idik, ne olduk.

Ne idik, Ne olduk?

Mefkurenin, ulvi düşüncelerin çocuklarıydık. Şaka değil, dünyayı değiştirme azmiyle yaşadık. Gayemiz çok yüksek, düşüncelerimiz ufuksuzdu. Uğruna baş koyduğumuz mefkuremiz her şeyin, herkesin önündeydi! Düşünce dünyamız da bile, onsuz yaşamak bizim için ölümle eşdeğerdi. Yaşıyorsak, nefes alıyorsak tek gayemiz; uğruna her şeyimizi feda edeceğimiz davamızdı! Zaman kip’inin malesef, evet malesef geçmiş zaman ekini kullanıyorum. Çünkü halimiz; geçmişte iliklerimize kadar yaşadığımız hal ile çok tezatlar içeriyor. Öyle iken böyle olduk. Yok, ben olmadım diyen var ise, zaten diline yansıttığından da anlaşılır ki; gerçekle alakası olmayan halini diliyle tescillemekten öte bir davranış sergilemez. Halinin evrildiğini kabul edenler, ellerini başının arasına alıp, eskiden olduğu gibi hıçkırıklara gark olurlar. Değişmediklerini halleriyle gösterirler. Kelam, hükmünü o kadar yitirdi ki! İğrentiden öteye hiç bir his oluşturmuyor. His dünyamız karma karışık. Gülmek; sadece dertlerden bi gane kalmak için. Ağlamak; kader denk noktasında bu gün bahtımıza düşen.

Gayei hayallerimizi süsleyen yıldızlar çok başkalaştı. Büyük davanın çelik zırhlı bendeleriydik. Bendemizi, benimize kurban edene kadar. Benler kurduk! Biz olmaktan kaçarcasına. Bizlik bir şey değildi “ben” olmak. Ama; sıradan bir insan olmanın hülyaları “ben” olmaktan başka bir hâle götüremezdi. Beraber, biz olarak yaşamayı ancak menfaatler doğrultusunda kabullendik. Yoksa “ben” idik.

Yeni hayatımızın bize sunacağı meyvelerin veya menfaatlerin peşine düştük. Kimisi ömründe görmediği, hayalini süsleyen hallere evrilmenin mutluluğuyla evlerini süsledi. Kimisi, düşlerini süsleyen bahçeli bir evin arkasına trambolin koyarak mutluluğunu pekiştirirken; yanında lezzetin zirvesine ulaşacağı barbeküsünü yapıp etleri dişleyeceği sobasını da koyuyordu. Mutluluk bu olsa gerekti. Bahçesinin çiçek ve çimlerini ekerken; yavrularına en güzel zevkleri alması için salıncağını, denizlerde kulaç atıyormuşçasına havuzunu da ihmal etmiyordu. Madem yeni bir hayata evrildik; imkanlarını ihmal etmeden istifade etmeliyiz gaye ve düşüncesiyle. Almamayı; hayatın bize sunduğu nimetleri elinin tersiyle itmek sayardık. Almalıydık ki; yeni hayatımıza adapte veya uyum sağlayamalıydık. Rahatlamanın, huzurun peşindeydik zira! Her ne kadar söylemlerimiz, yaptıklarımızla bağdaşmasa da. Memuriyetin sonunda hedeflenen her hayale ulaşmıştık! Ne büyük bir bahtiyarlıktı! Hem mesut olmalıydık hem de bahtiyar.

***

Allah’ın bir lutfuydu bu hayat! Hizmet etmemizin bir karşılığıydı bu! Yoksa kim, kime verirdi yattığı yerden bu parayı. Bize sunulan bütün imtiyazlar bizim “hakkımızdı”! Hakkımız olan bir şeyi alıyor kimsenin hakkını gasp etmiyorduk!Hakkımızı alıyor, gerekirse eksik kalan geçim maişetimizi karşılamak için gelir getirecek işlere gitmek te bir beis görmüyorduk. Ne de olsa hakkımız olanı alıyorduk, eksik kalanı da devlete bildirmeden çalışarak tamamlıyorduk! Eskiden yaşadığımız zor günlerimizin karşılığıydı bunlar. Karşılık beklemeden yaptığımız hizmetimizin! Öğrenmeye çalıştığımız dil meşguliyetini de uzatabildiğimiz kadar uzatmalıydık ki, resmi olarak çalışma riskinden de bertaraf olmalıydık. Herkes bize yardımcı olmakla yükümlüydüler. Herkesten her istediğimizi alabiliriz anlayışındaydık. Vermeleri için gerekli söylem argümanlarının hepsini Türkiyede öğrendiğimiz şekilde uygulayabilirdik. Abi, Allah rızası, hizmet, kardeşlik; yenice dağarcığımıza dahil olan ve en etkili silahımızı; ensar ve muhacir kelimesiyle de son darbeyi vurabilirdik. Sonrasında edinilecek yeni menfaatlerle yeni hayatımızın dizaynında karo taşlarını döşeyerek ilerleme kayd edebilirdik. Hayat burda beklentilerimizin çok ötesinde karşılık vermişti. Ummadığımız ikramlarıyla karşılaşıyorduk. Bir önceki hayatımızda hizmet ederken yaşadığımız hiç bir zorluk yoktu. Ne abi deyip peşinden koşmamız gereken bir topluluk; ne de onlardan alacağımız himmetlerle geçimimizi temin etme sıkıntısı. Her yerde imkan sağanağı tepemize yağıyordu. Halimiz, en yüksek noktalarda şükür isterdi. Şükrünü eda etmek ancak buraya entegre olmayla mümkündü. Bunu gerçekleştirmek içinde çok para lazımdı. Çalışmalı, çabalamalı bir şekilde paraya ulaşmanın yolları bulunmalıydı. Yol, yöntem çeşitlerinin hepsi nerdeyse hepsi mübahtı. Bölge hizmetinde yaşanan mağduriyetler bitmişti artık. Yeni hayatımızın meyvelerinden bir şekilde istifadenin yollarına bakmalıydık. Gayret ve düşüncelerimizin tam da karşılığını buluyorduk. Yaşasın yeni hayatımız, yaşasın demokratik ülkeler, yaşasın para kazanma mutluluğunu bize yaşatan dünya.

***

Unut oraları abi unut. Bitti artık Türkiye. Yeni hayatına alış. Bak ne kadar güzel bir ülke. Hem biz de ilk geldiğimiz günlerde çok zorlandık. Tamam Türkiyede zengin olabilirsin ama; burası yeni hayatın. Eskiyi sil kafandan yoksa ilerleme kayd edemezsin. Sil ya ne olacak. Bak özgürsün de. Eskiden kapını aşındıran insanlar olabilir ama; geçti o günler. Sen eskiyi düşünmeyi bırak ta buraya entegre olmaya bak. Bir yerlerden başlayı ver canım ne olacak. Bin’in başlama yeri bir. Sende başla işte. Bir yerlere ulaşmanın yolu başlamaktan geçer. Motivasyonunu kaybetme. Hayatta bütün tecrübeleri geleceklerini kurmak adına yer değiştirenlerin verdiği motivasyoner cümleleri dinlemekle geçti bir müddet. Sonra kendi dünyasını kurmuş ukala bölgecilerin tafra ve edepsizliklerini çekmekle.Hükmünü yitirmiş madeni para veya tedavülden kalkmış kağıt bankonot gibi oluyorsun. Bir anda gece yarısı çıkartılan yasayla tedavülden kalkmış gibisin. Daha dün değerli iken bir anda herkesin yerine yenisini almak için değiştirmeye gittiği eski bir kağıt hükmündesin. Belki banknot değiştiğinde tedavülden kalkıp yeniden kullanılacak bir mecraya sevk edilebilecek ken; sen kendinin bile farkında olmadan hâlâ geçerli olduğun düşüncesiyle ben de varım çığlıkları atıyorsun. Hiç kimsenin umrunda olmadığını hücerelerinin en derinlerinde hissederek. Ne hastalığında ne de imkansızlıkların tependen aştığı günlerde aranmak ve sorulmaktan nasibini alamadan yaşayarak. Bir gün imkanların olduğunda kesin aranacağını bilerek. Lanet olasıca imkan, lanet olasıca şan, şöhret.

Her gün bir çıkış yolu bulamamanın ezikliğini, hayata devam etmenin çaresizliğini yudumlayarak. Güçsüz, takatsiz kalarak. Kendine olan inancını kaybetmiş olarak. Karar vermeyi geçtik, kararı bile bulamayarak. Yeni çevrenin verdiği, vereceği hiç bir şeyi içselleştiremeyerek. Her gün yok oluyormuşçasına. Dibin, dibini her gün yeni rekorlar kırarak bulmak. Çaresizliğini içinde yaşayarak. Kimse yok mu? Sorusunun cevabını duvarların verdiği. Anlayacağın dışarıya çıkanların üç hali bu minhalde.

Memur, bölgeci, esnaf…

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın