Babam uzun yoldan gelip te eve girdiğinde; anam önce -hoşgeldin herif der sonra da
-ne yaptın, nasılsın diye sorarmış?
Babam
-vallaha dağa, taşa selam vererek geldim hatun dermiş. Anam anlatırken tebessüm’ün bir tık üstü gülerdi. Benim de hoşuma giderdi. Şöför alışkanlığı veya; yalnız başına çok uzun mesafeyi kat etmenin bir refleksiydi. Selam verip selam alıyordu dağlardan, taşlardan.
Gece üçte başladığım işim’in son noktasınada mallarını teslim edip bir kaç yüz metre ayrılmışken, yol’un sağ tarafında yol’a uzaklığı yirmi metre kadar uzaklıkta, bizim oralarda olsa park diyebileceğimiz büyüklükte bir alanda; yalnız başına bank’ın üstünde oturmuş, oturuşundan anladığım kadarıyla (kendimce) biraz düşünceli hali olduğu gözüken şahsa; selam vermek istedim. Elim’i kaldırdım. Düşünceli halinden sıyrılıp, benim elim’i görme ihtimali çok zayıf olsa da kaldırdım elim’i. Selam vermek istemiştim. İçimden öyle gelmişti. Elim’i kaldırmamla beraber adam doğruca araban’ın içinden kalkan elin sahibine cevap vermek istercesine öyle mutlu bir karşılık verdi ki, selam’ı almış olmanın, bir selam’ı yakalmış olmanın mutluluğu yüzüne yansımıştı. Sanki yerinde kalkacakmış gibi aldı selamımı. Bir kaç kez yerinden kalkmaya yeltendi. Ben, kendisini (bir kaç saniye da olsa) gözden kaybedene kadar; elini ve de yüzünde ki; bir selam almış olmanın verdiği mutluluğu indirmedi…
Yorum bırakın